bykursat'ın dünyasına hoş geldiniz — kelimelerin, sanatın ve düşüncenin izinde. Yeni yazılar

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Bir Şehri Birkaç Sesle Yargılamak

Bir şehri kaç kişi temsil eder?

Bir meydanda kavga eden üç kişi mi?

Bir konserde ağzından kötü bir söz çıkan birkaç insan mı?

Sokakta sataşan biri mi?

Yoksa o şehirde sabah erkenden dükkânını açan esnaf, öğrencisini yetiştiren öğretmen, hastasına yetişen doktor, evine ekmek götüren işçi, misafirine sofra kuran aile, komşusunun cenazesinde omuz veren insan da o şehrin bir parçası mıdır?

Asıl mesele belki burada başlıyor.

İnsan zihni, bütünü anlamak yerine çoğu zaman dikkat çekici olanı hatırlar. Sessizce iyilik yapan bin kişi görünmez; bağıran bir kişi bütün meydanı doldurur. Bir konserde yüzlerce insan şarkısını dinleyip evine döner, fakat birkaç kişi kavga ettiğinde ertesi gün anlatılan yalnızca o kavga olur.

Çünkü kötülüğün sesi çoğu zaman iyiliğin sesinden yüksektir.

Ama sesin yüksek olması, sayının çok olduğu anlamına gelmez.

Erzurum'da da zaman zaman kavga olur, sataşma olur, küfür olur. Bir etkinlikte hoş olmayan görüntüler ortaya çıkabilir. Bunları yok saymanın, mazur göstermenin veya “bizde olmaz” demenin bir anlamı yoktur.

Olur.

İnsanın bulunduğu her yerde olur.

Fakat bir kişinin davranışıyla yüz binlerce insanın karakteri arasında doğrudan bağ kurmak, yalnızca Erzurum'a değil, aklın kendisine yapılan bir haksızlıktır.

Çünkü bireyin kusurunu topluluğun ahlakına dönüştürdüğümüz anda düşünmeyi bırakıp etiketlemeye başlarız.

Bir Erzurumlu kavga ettiğinde “Erzurumlular böyledir” demek ne kadar yanlışsa, İstanbul'da yaşanan bir olaydan “İstanbullular böyledir”, İzmir'deki bir tartışmadan “İzmirliler böyledir” sonucunu çıkarmak da o kadar yanlıştır.

Bir şehir insan değildir.

Bir şehir milyonlarca farklı mizacın, terbiyenin, hikâyenin, ailenin ve hayat tecrübesinin yan yana yaşamasıdır.

Şehirlerin tek bir karakteri olduğunu düşünmek hoşumuza gider.

Bazısına “modern” deriz.

Bazısına “muhafazakâr”.

Bazısına “sert”.

Bazısına “hoşgörülü”.

Sonra bu kelimeleri öylesine tekrar ederiz ki bir süre sonra gerçek insanların yerine kavramlarla konuşmaya başlarız.

Oysa hayat kavramlardan daha karmaşıktır.

Erzurum'un bir mahallesinde yaşanan bir olay, başka bir mahallesinde hayatını sessizce sürdüren insanı nasıl temsil edebilir?

Bir kişinin öfkesi, hiç tanımadığı binlerce insanın terbiyesi hakkında nasıl hüküm verebilir?

Bir insanın ağzından çıkan küfür, bütün bir şehrin dili sayılabilir mi?

Sayılırsa adalet diye bir şey kalmaz.

Çünkü adalet yalnızca mahkemelerde aranmaz.

İnsanlar hakkında hüküm verirken de adil olmak gerekir.

Felsefenin en eski meselelerinden biri, parçayla bütün arasındaki ilişkidir.

Bir parçayı görüp bütünü bildiğimizi sanmak insan zihninin en büyük yanılgılarından biridir.

Bir ağacın çürümüş dalına bakıp bütün ormanın hasta olduğunu söylemek gibidir.

Bir bardak bulanık su görüp bütün nehrin kirli olduğuna karar vermek gibidir.

Bir insanın kusurunu bütün bir topluma yaymak da bundan farklı değildir.

Üstelik şehirler yalnızca bugün yaşayanlardan ibaret değildir.

Erzurum dediğimizde birkaç kavga görüntüsünden çok daha büyük bir şeyden söz ediyoruz.

Yüzyılların biriktirdiği kültürden, sokaklardan, türkülerden, hikâyelerden, sofralardan, insan ilişkilerinden, dayanışmadan, acılardan ve hatıralardan söz ediyoruz.

Bir şehrin hafızası vardır.

Bir şehrin terbiyesi vardır.

Bir şehrin kusurları da vardır.

Hiçbir şehir masumiyetin kusursuz coğrafyası değildir.

Ama hiçbir şehir birkaç kötü örnekten ibaret de değildir.

İnsanların yaptığı hatayı eleştirmek gerekir.

Kavga eden kavga ettiği için eleştirilmelidir.

Hakaret eden hakaret ettiği için.

Sataşan sataştığı için.

Fakat eleştirinin ahlaki olabilmesi için doğru adrese yönelmesi gerekir.

Suç bireyselse hüküm de mümkün olduğunca bireysel olmalıdır.

Bir kişinin yanlışını yüz binlerce insana dağıtmak eleştiri değil, kolaycılıktır.

Çünkü genelleme düşünmenin kısa yoludur.

İnsana rahatlık verir.

Tek tek insanları anlamaya gerek kalmaz.

Bir olay görürüz.

Bir etiket buluruz.

Dosyayı kapatırız.

“Bunlar böyle.”

Bu iki kelime, insanlığın belki de en tehlikeli cümlelerinden birinin başlangıcıdır.

“Bunlar böyle.”

Bu söz söylendiği anda kişiler kaybolur.

Yerine kalabalıklar gelir.

İsimler gider.

Etiketler kalır.

İnsan artık Ahmet değildir, Mehmet değildir, Ayşe değildir.

Bir şehrin, bir bölgenin, bir grubun temsilcisine dönüşür.

Sonra onun bütün davranışları o topluluğun hanesine yazılır.

Oysa aynı ölçüyü kendimize uygulatmak istemeyiz.

Ailemizde yanlış yapan biri olduğunda bütün ailemizin onunla anılmasını istemeyiz.

Mahallemizde suç işleyen biri çıktığında herkesin aynı kefeye konulmasına itiraz ederiz.

Çalıştığımız yerde bir kişi kaba davrandığında bütün kurumun öyle olmadığını söyleriz.

Kendimiz söz konusu olduğunda ayrıntı isteriz.

Başkaları söz konusu olduğunda genellemeye sığınırız.

İnsan zihninin adaletsizliği biraz da budur.

Bize benzeyenlerin hatalarını istisna, bize uzak olanların hatalarını karakter sayarız.

Oysa gerçek ahlak, aynı teraziyi herkes için kullanabilmektir.

Erzurum'u eleştirmek elbette mümkündür.

Hatta gereklidir de.

Bir şehir gelişmek istiyorsa kendi kusurlarıyla yüzleşebilmelidir.

Şiddeti, kabalığı, hoşgörüsüzlüğü, toplumsal baskıyı veya yanlış davranışları konuşmaktan kaçmamalıdır.

Fakat eleştiri ile aşağılamayı ayırmak gerekir.

Eleştiri düzeltmek ister.

Aşağılama küçültmek.

Eleştiri davranışı hedef alır.

Önyargı kimliği.

“Bu olay yanlıştır” demek başka şeydir.

“Bu şehir böyledir” demek başka.

Birincisi ahlaki bir yargıdır.

İkincisi çoğu zaman düşünsel tembelliktir.

Bir konser düşünelim.

Binlerce insan oraya müzik dinlemeye gelmiş olsun.

İki kişi kavga etsin.

Eğer ertesi gün o konser yalnızca o iki kişinin kavgasıyla anlatılıyorsa gerçekte neyi anlatmış oluruz?

O iki kişiyi mi?

Yoksa görünmeyen binlerce insanı yok sayan kendi bakışımızı mı?

Sessiz çoğunluk çoğu zaman haber olmaz.

Çünkü huzur dikkat çekmez.

Kavga dikkat çeker.

Bir insanın yanındaki yabancıya yol vermesi haber değildir.

Ama yumruk atması haberdir.

Bir esnafın müşterisine çay ikram etmesi sıradandır.

Ama tartışması görüntülenirse şehir hakkında hüküm verilir.

Böylece görünür olan ile gerçek olan birbirine karışır.

Oysa görünürlük, hakikat değildir.

Bir olayın çok paylaşılması onun toplumun tamamını temsil ettiği anlamına gelmez.

Bir görüntünün sürekli tekrar edilmesi, onun çoğunluğun davranışı olduğunu kanıtlamaz.

Bazen bir toplum hakkında kanaat oluştururken aslında toplumun kendisine değil, bize gösterilen birkaç saniyeye bakarız.

Sonra o birkaç saniyenin içine yüz binlerce hayatı sığdırmaya çalışırız.

Sığmaz.

Hiçbir şehir birkaç saniyeye sığmaz.

Erzurum da sığmaz.

Çünkü bir şehir yalnızca sokakta bağıranlardan oluşmaz.

Sabah namazından sonra dükkânının kepengini açandan da oluşur.

Üniversitede ders çalışan gençten de.

Hastane koridorunda sabahlayan anneden de.

Otobüste yaşlıya yer veren çocuktan da.

Misafirine tabağındaki son lokmayı uzatan ev sahibinden de.

Kışın yolda kalana el uzatandan da.

Ve elbette hata yapandan da.

Hepsi aynı şehrin içindedir.

İnsan budur zaten.

İyiyle kötünün, öfkeyle merhametin, kabalıkla nezaketin aynı toplumda yan yana bulunmasıdır.

Bir şehri kutsallaştırmak ne kadar yanlışsa şeytanlaştırmak da o kadar yanlıştır.

Erzurum kusursuz değildir.

Zaten hiçbir memleket değildir.

Ama kusurlu olmak ile birkaç kusurun toplamı olmak arasında büyük fark vardır.

Bir şehirde kötü insanlar bulunabilir.

Bu, o şehrin kötü olduğu anlamına gelmez.

Bir şehirde iyi insanlar bulunabilir.

Bu da o şehrin kusursuz olduğu anlamına gelmez.

Olgunluk, iki gerçeği aynı anda görebilmektir.

Belki ihtiyacımız olan şey şehirleri savunmak veya suçlamak değil, insanı doğru ölçekte değerlendirmektir.

İyi davranışı yapan kişiye teşekkür etmek.

Kötü davranışı yapan kişiyi eleştirmek.

Ama kimsenin günahını tanımadığı insanların omzuna yüklememek.

Çünkü insan, doğduğu şehri seçmez.

Ama davranışını seçer.

Bu yüzden ahlaki sorumluluk coğrafyanın değil, insanın üzerindedir.

Bir Erzurumlu yanlış yapmışsa yanlış yapan odur.

Erzurum değil.

Bir Erzurumlu güzel bir davranış göstermişse bütün şehrin aziz ilan edilmesi de gerekmez.

İyilik de kötülük de önce insana aittir.

Şehirler bunların sahnesidir.

Faili değil.

Belki bir memleketi gerçekten sevmek de burada başlar.

Onun hatalarını gizlememekte.

Ama ona yapılmış haksızlığı da kabul etmemekte.

Kavga varsa “kavga yoktu” dememek.

Küfür varsa “söylenmedi” diye inkâr etmemek.

Fakat bütün bir şehri birkaç kişinin davranışına mahkûm etmeye de razı olmamak.

Çünkü insan sevdiğini körü körüne savunarak değil, adaletle savunur.

Ve adalet bazen çok basit bir cümle ister:

Yanlış yapanı eleştir.

Ama onun yanlışını, hiç tanımadığı insanların kimliğine dönüştürme.

Bir şehir hakkında hüküm vermeden önce şunu hatırlamak gerekir:

Meydanlarda en çok bağıranlar, her zaman çoğunluk değildir.

Bazen çoğunluk sessizdir.

Evine gider.

Çocuğunun başını okşar.

Komşusunun kapısını çalar.

Sabah işine kalkar.

Kimseye sataşmaz.

Kimseye küfretmez.

Ve hakkında hiçbir haber yapılmaz.

Belki bir şehri anlamak istiyorsak yalnızca gürültüsüne değil, sessizliğine de bakmalıyız.

Çünkü bazen bir memleketin hakikati, hakkında en çok konuşulan birkaç olayda değil;

hakkında hiç konuşulmayan milyonlarca sıradan iyilikte saklıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Bir Şehri Birkaç Sesle Yargılamak

Bir şehri kaç kişi temsil eder? Bir meydanda kavga eden üç kişi mi? Bir konserde ağzından kötü bir söz çıkan birkaç insan mı? Sokakta sataşa...

Öne Çıkan Yazılar