✦
bykursat'ın dünyasına hoş geldiniz — kelimelerin, sanatın ve düşüncenin izinde.
Yeni yazılar
5 Ağustos 2026 Çarşamba
Küçürek Bir Hikaye
Denize Bakan Pencere
Elias, kasabaya döndüğünde deniz hâlâ aynı renkteydi. Çocukluğundan beri hiçbir renge benzetemediği o kararsız mavi… Bazı günler gökyüzüne, bazı günler kurşuna benzerdi. O sabah ise yıllardır içinde taşıdığı özlem gibi sessiz ve ağırdı.
Trenden indiğinde yanında küçük bir bavul vardı. İstasyondaki görevli onu tanımadı. Oysa Elias bir zamanlar bu kasabanın bütün sokaklarını ezbere bilir, hangi evin bahçesinde hangi çiçeğin açtığını bile hatırlardı. Şimdi dükkânların isimleri değişmiş, meydandaki yaşlı çınarın dalları seyrelmişti.
Değişmeyen tek şey, sahile inen dar sokağın sonundaki beyaz evdi.
Clara o evde yaşıyordu.
Elias, yıllar önce aynı sokağın başında ona veda etmişti. Clara’nın üzerinde sarı bir palto, saçlarında yağmur damlaları vardı. Elias, “Bir yıl sonra döneceğim,” demişti.
Clara cevap vermemiş, yalnızca başını sallamıştı.
Bir yıl önce verilmiş sözler kolaydır. İnsan, zamanın nelere dönüşebileceğini henüz bilmez.
Önce babasının hastalığı çıkmıştı. Ardından yarım bırakamayacağı bir iş, ödenmesi gereken borçlar ve her seferinde biraz daha ertelenen dönüş tarihi… Elias mektuplar yazmıştı. Clara da bir süre cevap vermişti. Sonra mektupların arası açılmış, cümleler kısalmış, kâğıtların içindeki sıcaklık yavaş yavaş kaybolmuştu.
Clara’dan gelen son mektupta yalnızca şu yazıyordu:
“İnsan bazen beklemekten değil, beklediğini belli etmekten yoruluyor.”
Elias o mektubu on iki yıl boyunca cüzdanında taşımıştı.
Beyaz evin önüne geldiğinde kapıyı çalmaya cesaret edemedi. Bahçe eskisi kadar bakımlı değildi. Clara’nın annesinin yetiştirdiği güllerin yerinde yabani otlar büyüyordu. Pencerelerden birinin perdesi aralıktı. İçeride, denize dönük bir koltuğun kenarı görünüyordu.
Elias tam geri dönecekken kapı açıldı.
Karşısında yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu duruyordu. Saçları Clara’nınki gibi koyu, gözleri ise meraklıydı.
“Birine mi bakmıştınız?” diye sordu.
Elias’ın boğazı kurudu.
“Clara burada mı?”
Çocuk cevap veremeden içeriden bir kadın sesi duyuldu:
“Kim geldi, Lily?”
Elias o sesi hemen tanıdı. Yıllar, insanın yüzünü değiştirebilirdi; fakat sevdiği insanın sesine dokunamıyordu.
Clara kapıya geldiğinde ikisi de bir süre konuşmadı. Saçlarının arasına birkaç beyaz tel karışmıştı. Yüzünde Elias’ın bilmediği yılların izleri vardı. Ama gözleri aynıydı. Yağmurlu bir vedadan, yarım kalmış mektuplardan ve tutulmamış bir sözden geriye kalan ne varsa o gözlerde duruyordu.
“Döndün,” dedi Clara.
Elias, verebileceği bütün cevapların eksik kalacağını biliyordu.
“Çok geç kaldım.”
Clara başını çevirip denize baktı.
“Geç kalmak,” dedi, “insanın geldiği anlamına gelir. Sen uzun süre hiç gelmedin.”
Lily, annesiyle yabancı adam arasında gidip gelen bakışlarla sessizce içeri çekildi. Kapı açık kaldı. Elias, çocuğu düşündü. Clara’nın kurduğu hayatı, hiç tanımadığı bir adamı ve artık kendisine ait olmayan o evin içini…
“Mutlu musun?” diye sordu.
Clara’nın yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.
“Bazı günler.”
Bu cevap Elias’a yetti. Çünkü mutluluğun sürekli olmadığını, özlem gibi onun da gelip gittiğini artık biliyordu.
Cebinden yıllardır taşıdığı mektubu çıkardı. Kâğıdın kat yerleri incelmiş, mürekkebi solmuştu.
“Bunu sana geri vermeye gelmedim,” dedi. “Sadece hâlâ taşıdığımı bilmeni istedim.”
Clara mektuba bakmadı.
“Ben de seni taşıdım, Elias,” dedi. “Ama insan, içinde taşıdığı herkesle yaşayamaz.”
Elias başını eğdi. Bu cümlenin içinde ne bir suçlama ne de bağışlama vardı. Yalnızca hayatın kendisi vardı: Sert, sade ve geri alınamaz.
Gitmek üzere döndüğünde Clara arkasından seslendi:
“Yarın sabah burada olacağım. Kahveyi hâlâ şekersiz içiyorsan bir fincan fazla yapabilirim.”
Elias durdu, fakat arkasına bakmadı.
“Hiç değiştirmedim,” dedi.
O gece kasabanın küçük otelinde sabaha kadar uyuyamadı. Pencereden denizi seyretti. Yıllarca Clara’ya kavuşacağı anı düşünmüş, özlemin sonunun büyük bir sevinç olacağına inanmıştı. Oysa bazı özlemler kavuşunca bitmiyordu. Yalnızca şekil değiştiriyordu.
Sabah beyaz eve gittiğinde denize bakan pencerenin önünde iki fincan vardı.
Clara kapıyı açtı.
Elias bu kez hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bazen aşk, yıllar sonra yeniden başlamak değildi. Bazen yalnızca aynı masada oturabilmek ve kaybedilen zamanın ardından birbirinin sessizliğini hâlâ anlayabildiğini fark etmekti.
Ruhun Hatırladığı Şarkı
Ruhun Hatırladığı Şarkı
Bazen bir şarkı başlar ve bulunduğumuz yer bir anda değişir. Aynı odadayızdır; masa, pencere, duvardaki saat yerli yerindedir. Fakat biz artık orada değilizdir. Birkaç nota bizi yıllar önceki bir akşama, unuttuğumuzu sandığımız bir yüze ya da yarım kalmış bir vedaya götürür. Müzik bunu nasıl yapar, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, insanın hafızasından önce ruhuna dokunduğudur.
Her insanın içinde kimseye göstermediği odalar vardır. Söze dökülemeyen kırgınlıklar, gizlice büyütülen umutlar, zamanı geçtiği hâlde kapanmayan yaralar… Günlük hayatın telaşı içinde bu odaların kapısını çoğu zaman kapalı tutarız. İşimize gider, insanlarla konuşur, güler ve hayatımıza devam ederiz. Sonra hiç beklemediğimiz bir yerde tanıdık bir melodi duyulur. İşte o an kapılardan biri aralanır.
Müzik, bizden izin istemeden içeri girer.
Belki yıllardır dinlemediğimiz bir şarkıdır bu. İlk notasında içimizde belli belirsiz bir sızı belirir. Ardından bir sokak canlanır gözümüzde. Yağmurdan sonra parlayan kaldırımlar, uzaktan gelen vapur sesi, bir kafede karşılıklı oturduğumuz kişi… Hatırladığımız yalnızca yaşananlar değildir. O günkü hâlimizi de hatırlarız. Dünyaya nasıl baktığımızı, nelere inandığımızı, kimi kaybetmekten korktuğumuzu…
İnsan bazı anılarını zihniyle unutur; ruhuyla unutamaz.
Belki de bu yüzden müzik yalnızca kulağımıza ulaşan seslerden ibaret değildir. O, geçmişle bugün arasında kurulan görünmez bir köprüdür. Köprünün bir ucunda artık olmadığımız kişi, diğer ucunda şimdiki hâlimiz durur. Bir şarkıyı dinlerken bu iki kişi kısa bir süreliğine karşılaşır. Birbirlerine bakar, sessizce selam verirler.
Aynı şarkının farklı insanlarda bambaşka duygular uyandırması bundandır. Birinin neşeyle eşlik ettiği melodi, bir başkasının boğazında düğümlenebilir. Çünkü müzik notalardan oluşsa da anlamını yaşadıklarımızdan alır. Şarkı aynıdır; onu dinleyen ruh değişir.
Hatta biz bile aynı şarkıyı hayatımızın farklı dönemlerinde aynı biçimde duymayız. Gençken yalnızca ritmini sevdiğimiz bir eser, yıllar sonra sözleriyle karşımıza çıkar. Daha önce fark etmediğimiz bir cümle içimize dokunur. Şarkı sanki değişmiştir. Oysa değişen bizizdir. Yaşadıklarımız, kaybettiklerimiz ve kabullendiklerimiz müziğin içinde yeni anlamlar bulmamızı sağlar.
Bazı şarkılar yaralarımızı iyileştirmez; yalnızca onlara dokunur. Fakat bazen ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur. İyileşmekten önce anlaşılmak isteriz. Kimseye anlatamadığımız bir duygunun bir ezgide karşılık bulması, dünyada yalnız olmadığımızı hissettirir. Adını koyamadığımız hüznü bir başkası çoktan bestelemiş gibidir.
Müzik bize “Geçecek,” demeyebilir. Ama sessizce yanımıza oturur.
İyi günlerde dinlediğimiz şarkılar sevincimizi çoğaltırken zor zamanlarda dinlediklerimiz yükümüzü paylaşır. Uzun bir yolculukta, gecenin geç bir saatinde ya da kalabalıkların arasında tek başımızayken bize eşlik eder. Bazen bir dosttan daha sabırlıdır; sözümüzü kesmez, öğüt vermez ve neden böyle hissettiğimizi sormaz. Sadece çalmaya devam eder.
Sessizlik de müziğin bir parçasıdır aslında. Notaların arasındaki boşluklar olmasa hiçbir melodi nefes alamazdı. İnsan ruhu da böyledir. Sürekli konuşarak, anlatarak ve gürültüye karışarak kendimizi duyamayız. Bazen durmak gerekir. Bir şarkının ardından gelen sessizlikte kalmak, içimizde yükselen sesi dinlemek gerekir.
Çünkü müzik bittiğinde her şey sona ermez. Son nota havada kaybolduktan sonra şarkı bir süre daha içimizde sürer. Asıl yankı belki de o zaman başlar.
Hayatımız boyunca binlerce şarkı dinleriz; fakat yalnızca bazıları bizimle kalır. Onları biz seçmişiz gibi düşünürüz. Oysa bazen şarkılar bizi seçer. Tam ihtiyacımız olan anda karşımıza çıkar, kalbimizde kendilerine küçük bir yer açar ve oraya yerleşirler. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, birkaç notayla yeniden uyanırlar.
Belki müziğin en güzel yanı da budur: Bize kaybolduğumuzu hissettiğimiz anlarda içimizde hâlâ canlı kalan bir şeyler bulunduğunu hatırlatması…
Bir melodiye tutunur, geçmişten geçer ve yeniden kendimize döneriz.
Şarkı sona erer.
Fakat ruh, onu söylemeye devam eder.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
ieaeaiüeaüaeiüaüieaü
Öne Çıkan Yazılar
-
Aşkın karanlığa uçan kanatları Götürür mü beni hiç aydınlığa Kıvılcımdan büyüyen sevdanın ateşi Yakabilir mi beni bu dünyada. Sessiz çığlık...
-
Türkçülük, Türk milletinin tarih boyunca sahip olduğu zengin kültürel mirasa sahip çıkma düşüncesidir. Türkçülük, Türk dilini, edebiyatını,...