bykursat'ın dünyasına hoş geldiniz — kelimelerin, sanatın ve düşüncenin izinde. Yeni yazılar

21 Ağustos 2026 Cuma

Memleket

Memleket dediğin nedir?

Haritada parmağını koyduğun yer mi?

Nüfus kâğıdında yazan vilayet mi?

Yoksa yıllar geçtikçe insanın içinde büyüyen, büyüdükçe de erişilmez hâle gelen bir yer mi?

Bilmiyorum.

Bildiklerim azaldıkça memleketi daha çok düşündüğümü fark ettim.

Gençken insan memleketten kaçmak ister.

Yollar çağırır onu.

Büyük şehirler.

Kalabalık caddeler.

Işıklar.

Yüksek binalar.

İnsan kendi kasabasını küçük görür biraz.

Aynı dükkânlar.

Aynı kahvehane.

Aynı çeşme.

Aynı ihtiyarlar.

Otobüs terminalinden şehre giden arabaya bindiği vakit arkasına bile bakmaz.

“Dünya büyük,” der.

Haklıdır da.

Dünya gerçekten büyüktür.

Fakat insan yaşlandıkça anlar:

Dünya büyük olabilir.

Ama kalbin sığdığı yer pek azdır.

Bizim kasabanın girişinde bir kavaklık vardı.

Şimdi duruyor mu bilmem.

Çocukken o kavakların dünyanın en yüksek ağaçları olduğunu sanırdım. Rüzgâr esti mi yaprakları birbirine değer, ince ince bir ses çıkarırdı.

Akşamüstleri o sesin arasına ezan karışırdı.

Bir de uzaktan sürülerin çıngırağı.

İnsan bazı seslerin kıymetini duyarken bilmez.

Sonra yıllar geçer.

Koca bir şehrin ortasında, binlerce otomobilin gürültüsü içinde yürürken birden o çıngırağı ararsın.

Bulamazsın.

İşte o vakit memleket başlar.

Memleket biraz da bulunamayan şeydir.

Çocukluğumuzda bir bakkal vardı.

Kapının önüne kasalar dizerdi.

Domates, salatalık, erik.

İçeride eski bir terazisi bulunurdu.

Biz bir liralık çekirdek almaya gider, yarım saat dükkânda oyalanırdık.

Bakkal amca dünyadaki bütün haberleri bilirdi.

Kimin oğlu askerden gelmiş.

Kimin ineği kaybolmuş.

Kimin tarlasına dolu vurmuş.

Kimin kızına görücü gelmiş.

Kasabanın gazetesi oydu.

Şimdi şehirde büyük marketlere giriyorum.

Kapılar kendiliğinden açılıyor.

Kasada kimse kimseyi tanımıyor.

Bir şey alıyorsun.

Kartını okutuyorsun.

Çıkıyorsun.

Kimse sana:

“Baban nasıl?”

diye sormuyor.

İnsan önce bunun rahatlık olduğunu sanıyor.

Sonra eksiklik olduğunu fark ediyor.

Çünkü insan yalnızca ihtiyaçlarını karşılayarak yaşayamaz.

Tanındığını da bilmek ister.

Birinin seni gördüğünde aileni hatırlamasını.

“Sen falancanın oğlusun,” demesini.

Koca şehirlerde insanın adı vardır.

Memlekette hikâyesi.

Belki fark budur.

Bizim evin avlusunda yaşlı bir dut ağacı vardı.

Yaz gelince gölgesi duvarın yarısını kaplardı.

Annem öğleden sonra minderleri çıkarırdı.

Çay demlenirdi.

Komşu kadınlar gelir.

Biri fasulye ayıklar.

Biri çocuklardan şikâyet eder.

Biri gelinini anlatır.

Sonra konu döner dolaşır eski günlere gelirdi.

İhtiyarların sohbeti hep eski günlere çıkar zaten.

Çünkü insan geleceğe giderken gençtir.

Geçmişe dönerken yaşlanır.

Biz çocuklar onların söylediklerini dinlemezdik.

Sokağa koşardık.

Top oynayacağız.

Bisiklete bineceğiz.

Dere kenarına gideceğiz.

Hayat bizi bekliyor sanırdık.

Meğer hayat o dut ağacının altındaymış.

Biz başka yerde aramışız.

Bunu yıllar sonra anladım.

İnsan çoğu şeyi kaybedince öğreniyor.

Evlerin kıymetini taşınınca.

Anne babanın kıymetini uzaklaşınca.

Dostun kıymetini yollar ayrılınca.

Memleketin kıymetini gurbet başlayınca.

Gurbet dediğin yalnızca başka şehir değildir.

Bazen insan kendi evinde de gurbettedir.

Tanıdığı sokaklar değişir.

Eski dükkân kapanır.

Bir bina yıkılır.

Yerine beş katlı apartman dikilir.

Çocukken top oynadığın arsaya otopark yapılır.

Sonra dönersin.

Yer aynı yerdir.

Ama senin yerin değildir artık.

İşte insan o zaman tuhaf bir şey hisseder.

Memleketine gelmiştir.

Memleketini bulamamıştır.

Bir gün eski sokağımızdan geçtim.

Evlerin çoğu değişmişti.

Duvarlar boyanmış.

Kapılar yenilenmiş.

Bazı bahçeler tamamen yok olmuştu.

Bir köşede durup uzun uzun baktım.

Çocukluğumu görebilir miyim diye.

İnsan ne garip.

Geçmişi bazen gözle aranacak bir şey sanıyor.

Şurada koşuyorduk.

Burada kavga etmiştik.

Şu duvarın üstünde oturmuştuk.

Şu kapıdan annem seslenmişti.

Hiçbiri yoktu.

Ama hepsi oradaydı.

Demek ki bazı şeyler yıkılınca kaybolmuyor.

İnsanın içine taşınıyor.

Belki memleket dediğimiz yer de zamanla dışarıdan içeriye taşınıyor.

Önceleri bir köydür.

Bir mahalledir.

Bir evdir.

Sonra bir koku olur.

Bir türkü.

Bir yemek.

Bir insanın konuşma biçimi.

Bir dağın akşamüstü aldığı renk.

Bir çeşmenin suyu.

Bir ramazan gecesi.

Bir mezarlık.

Bir bayram sabahı.

Sonra fark edersin ki sen memleketten çıkmışsın ama memleket senden çıkmamış.

İnsan nereye giderse gitsin bazı şeyleri yanında götürüyor.

Annesinin sofra kurma biçimini.

Babasının öksürüğünü.

Dededen kalma bir sözü.

Mahallenin şivesini.

Çocukken öğrendiği bir duayı.

Büyük şehir bunları biraz örter.

Ama silemez.

Bir gece ansızın bir türkü çalar.

Her şey ortaya çıkar.

Çünkü türküler memleketin gizli yollarıdır.

Otobüs bileti gerekmez.

Valiz gerekmez.

Gözünü kapatırsın.

Gidersin.

Dağların arasından geçersin.

Bir köprünün başında durursun.

Uzakta akşam dumanı yükselir.

Bir evin penceresinde sarı ışık yanar.

İçeride biri seni bekliyormuş gibi olur.

Oysa belki o ev çoktan yıkılmıştır.

Belki bekleyenler de gitmiştir.

Fakat insanın gönlü coğrafya bilmez.

Orada hâlâ ışık yanar.

Memleket biraz da ölülerimizdir.

Bunu söylemek ağır gelir insana.

Ama öyledir.

Bir yerin mezarlığında tanıdık isimler çoğalmaya başlayınca orası insana daha fazla vatan olur.

Çocukken mezarlığın yanından koşarak geçerdik.

Korkardık.

Şimdi mezarlığa gidince sessizlik iyi geliyor.

İsimlere bakıyorum.

Bir zamanlar sokakta yürüyenler.

Alışveriş yapanlar.

Kızanlar.

Gülenler.

Ev yapanlar.

Çocuk büyütenler.

Hepsi toprağın altında.

Sonra insan kendi telaşına utanıyor biraz.

Bu kadar koşmak niye?

Bu kadar kırmak niye?

Bu kadar biriktirmek?

Bu kadar üstün gelmeye çalışmak?

Kasabanın mezarlığı insana şehirdeki hiçbir kitabın öğretemediği şeyi öğretiyor.

Diyor ki:

“Yavaş ol.”

“Bu yolun sonu belli.”

Ama insan yine unutuyor.

İnsanoğlu unutmaya meyilli.

Belki yaşayabilmek için biraz unutmak gerekiyor.

Yine işimize dönüyoruz.

Yine para kazanıyoruz.

Yine planlar yapıyoruz.

Yine kızıyoruz.

Yine bir yerlere yetişiyoruz.

Fakat içimizde bir yer biliyor.

Her şey geçecek.

Belki memleket bu yüzden kıymetli.

Bize geçici olduğumuzu hatırlatıyor.

Çünkü insan memleketine döndüğünde yalnızca eski evleri görmez.

Kendi geçmişini de görür.

Bir zamanlar küçücük olduğu yerlerden geçer.

Sonra şu koskoca dünyada aslında ne kadar kısa bir misafir olduğunu fark eder.

Ben artık memleketi yalnızca doğduğum yer olarak düşünmüyorum.

Memleket, insanın dünyaya ilk defa güvendiği yerdir.

Karnının doyacağını bildiği sofra.

Başını koyduğu yastık.

Kapısını çalmadan girdiği ev.

Hesapsız sevildiği birkaç yıl.

Belki bütün ömrümüz boyunca aradığımız şey de budur.

Hesapsız bir yer.

Çünkü büyüdükçe her şeyin hesabı çıkıyor karşımıza.

İşin hesabı.

Paranın hesabı.

Dostluğun hesabı.

Zamanın hesabı.

İnsan yoruluyor.

Sonra çocukluğunu hatırlıyor.

Akşam olduğunda eve çağrılan bir çocuktu.

Hepsi bu.

Bir tabağı vardı.

Bir yatağı vardı.

Bir de kendisini bekleyenler.

Meğer zenginlik buymuş.

O vakit bilmiyordu.

İnsan sahipken fakir, kaybedince zengin oluyor bazen.

Hatıralar böyle bir servet.

Harcanmıyor.

Ama insanı zengin de etmiyor.

Sadece içini sızlatıyor.

Yine de şükrediyorum.

İnsan geçmişine bakınca yalnızca kaybettiklerini görmemeli.

Bir zamanlar sahip olduğunu da bilmeli.

Bir sofra kurulmuş.

Bir kapı açılmış.

Birileri beklemiş.

Birileri:

“Üşütme kendini,”

demiş.

İnsan bundan daha büyük ne isteyebilir?

Şimdi bazen memlekete dönüyorum.

Otobüs şehrin girişine yaklaşınca camdan dışarı bakıyorum.

Dağlar aynı.

Gökyüzü aynı.

Belki birkaç kavak hâlâ yerinde.

İçimde ise yıllardır tarif edemediğim bir şey kıpırdıyor.

Ne tam sevinç.

Ne tam hüzün.

Belki ikisinin arasında bir yer.

İnsan memleketine dönerken aynı zamanda eski hâline dönmek ister çünkü.

Ama dönemiyor.

Yol seni şehre götürüyor.

Zamana değil.

İşte insanın hüznü burada.

Memleket duruyor.

Çocukluk durmuyor.

Ev duruyor.

İçindekiler değişiyor.

Sokak duruyor.

Senden önce yürüyenler gidiyor.

Sonunda anlıyorsun:

İnsan aslında memleketini değil, memleketteki kendisini özlüyor biraz.

Dünyaya henüz küsmemiş hâlini.

Her şeyin mümkün olduğuna inanan çocuğu.

Akşam karanlığından korkup eve koşan o küçücük insanı.

Belki o çocuk hâlâ bir yerde bizi bekliyor.

Eski bir sokağın köşesinde.

Bir dut ağacının altında.

Bir çeşmenin başında.

Bir bayram sabahında.

Biz yıllardır dünyayı dolaşıyoruz.

O ise orada.

Memleket dediğin belki de budur.

Dönüp dönüp kendini aradığın yer.

Ve insan ne kadar uzağa giderse gitsin, bir gün anlıyor:

Dünyada birçok şehir vardır.

Birçok ev.

Birçok yol.

Ama bazı akşamlar insanın içinden yalnızca tek bir cümle geçer:

Eve gitsem.

Sonra bir sessizlik olur.

Çünkü insan bilir.

Bazı evlere artık yalnızca hatırlayarak dönülür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Memleket

Memleket dediğin nedir? Haritada parmağını koyduğun yer mi? Nüfus kâğıdında yazan vilayet mi? Yoksa yıllar geçtikçe insanın içinde büyüyen, ...

Öne Çıkan Yazılar