İnsan neden zamanın bu kadar hızlı geçtiğini düşünür?
Saatler her zaman aynı hızda ilerler. Bir dakika hâlâ altmış saniyedir. Bir gün yine yirmi dört saat sürer. Takvim, kimseye ayrıcalık tanımaz.
Ama buna rağmen bazı yıllar bir nefes kadar kısa gelir.
Bazı akşamlar ise sonsuzmuş gibi.
Demek ki hızlanan şey zaman değildir.
Biziz.
Belki de modern insanın en büyük yanılgısı budur: Zamanın kaçtığını sanmak.
Oysa kaçan zaman değildir.
İnsan, kendi hayatının içinden koşarak geçmektedir.
Sabah olur.
Bir yerlere yetişiriz.
Bir işi bitirir, diğerine başlarız.
Telefon ekranına bakarız.
Mesajlar gelir.
Bildirimler düşer.
Bir şeyler izleriz.
Bir şeyler okuruz.
Birileriyle konuşuruz.
Akşam olur.
Ve günün sonunda garip bir boşluk hissederiz.
Bütün gün yaşamışızdır.
Fakat sanki hiçbir yerde bulunmamışızdır.
Belki zamanın hızlanması dediğimiz şey tam olarak budur:
Yaşadığımız anların içinde yeterince bulunamamak.
Çocukken yaz tatilleri neden sonsuzdu?
Bir öğleden sonra nasıl bu kadar uzun sürebiliyordu?
Bir sokağın başından sonuna yürümek neden bir macera gibiydi?
Çünkü çocuk için dünya henüz tekrar etmez.
Her şey ilk defadır.
İlk yağmur.
İlk arkadaşlık.
İlk korku.
İlk yolculuk.
İlk kez görülen bir şehir.
İlk kez duyulan bir kelime.
Zihin, yeni olanın önünde yavaşlar.
Bakar.
İnceler.
Kaydeder.
Belki bu yüzden çocukluğumuz uzun, yetişkinliğimiz kısa gelir.
Çünkü büyüdükçe hayatı yaşamaktan çok tanımaya başlarız.
Bir ağaca bakıp “ağaç” der geçeriz.
Gökyüzüne bakıp “akşam” deriz.
Bir insanın yüzüne bakıp onu bildiğimizi düşünürüz.
Her şeye isim veririz.
Ve isim verdiğimiz şeylere artık gerçekten bakmamaya başlarız.
Oysa çocuk bakar.
Bir karıncanın yolculuğunu dakikalarca izleyebilir.
Yağmur damlalarının camdaki hareketini takip eder.
Bir taşın şeklini merak eder.
Bir sorunun cevabından çok kendisiyle ilgilenir.
Zaman onun için geniştir.
Çünkü dikkati geniştir.
Belki zamanı yavaşlatmanın ilk yolu, saate müdahale etmek değil, dikkati geri kazanmaktır.
Bir şeyi gerçekten görmek.
Bir sesi gerçekten dinlemek.
Bir insan konuşurken vereceğimiz cevabı hazırlamak yerine söylediklerini duymak.
Bir kahvenin ilk yudumunu fark etmek.
Bir sokağın kokusunu.
Bir evin sessizliğini.
Akşam güneşinin duvara düşüşünü.
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Ama hayat zaten büyük olaylardan oluşmaz.
Hayatın büyük kısmı, küçük anların birbirine eklenmesidir.
İnsan bunu genellikle çok geç fark eder.
Hayatında birkaç büyük günü hatırlar.
Mezuniyet.
Düğün.
Bir doğum.
Bir ölüm.
Bir ayrılık.
Bir kavuşma.
Fakat ömrümüzün neredeyse tamamı sıradan günlerin içinde geçmiştir.
O hâlde hayatın değeri yalnızca büyük anlarda aranıyorsa, insan kendi ömrünün büyük bölümünü gözden çıkarmış demektir.
Belki gerçek mesele, sıradan olanı sıradanlıktan kurtarabilmektir.
Bir salı sabahını.
Sessiz bir öğleden sonrayı.
Eve dönüş yolunu.
Bir dostla içilen çayı.
Bir pencerenin önünde geçirilen on dakikayı.
Zamanı yavaşlatmak, hayatı daha büyük yapmak değildir.
Hayatı daha ayrıntılı yaşamaktır.
Çünkü hız, ayrıntının düşmanıdır.
Koşarken manzarayı göremezsiniz.
Bir yere yetişmeye çalışan insan yolun kendisini kaybeder.
Belki çağımızın trajedisi de burada başlıyor.
Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor.
Daha iyi bir işe.
Daha fazla paraya.
Daha güzel bir eve.
Daha başarılı bir hayata.
Bir sonraki aya.
Bir sonraki yıla.
Bir sonraki tatiline.
Bir sonraki hedefe.
İnsan sürekli geleceğe doğru eğilmiş durumda.
Şimdiki zaman ise ayaklarının altından sessizce geçiyor.
Garip olan şu:
Yetişmeye çalıştığımız geleceğe ulaştığımızda da yine başka bir geleceğe yetişmeye çalışıyoruz.
Böylece hayatımız, bir türlü başlayamayan bir hazırlığa dönüşüyor.
“Biraz daha dayanayım.”
“Şunu da halledeyim.”
“Bu dönem geçsin.”
“Sonra rahatlayacağım.”
“Sonra yaşayacağım.”
Fakat hayatın en tehlikeli kelimelerinden biri belki de sonradır.
Çünkü sonra dediğimiz yerin sonu yoktur.
İnsan yaşamayı sürekli erteleyebilir.
Ve bir gün arkasına baktığında, yıllarca gelecekte yaşamaya çalışırken geçmişini tükettiğini fark edebilir.
Belki zamanı yavaşlatmak, geleceği reddetmek değildir.
Geleceğin bugünü yutmasına izin vermemektir.
Plan yapmak güzeldir.
Hayal kurmak da.
Ama insanın bütün varlığını henüz gerçekleşmemiş günlere yatırması tuhaf değil midir?
Hayatımızdaki tek gerçek zaman şu andır.
Geçmiş artık yalnızca hafızadır.
Gelecek ise ihtimal.
Dokunabildiğimiz tek şey şimdidir.
Fakat en az değer verdiğimiz de odur.
Çünkü şimdiki an sessizdir.
Kendini pazarlamaz.
“Ben hayatınım,” diye bağırmaz.
Çoğu zaman sıradan görünür.
Belki de bu yüzden onu kaçırırız.
Büyük bir an gelmesini bekleriz.
Oysa belki büyük an diye bir şey yoktur.
Dikkatle yaşanmış an vardır.
İnsan sevdiği birinin yanında otururken bunun bir gün hatıraya dönüşeceğini düşünmez.
Annesinin mutfaktan gelen sesinin bir gün özleneceğini bilmez.
Babasının aynı hikâyeyi tekrar anlatmasına bazen sıkılır.
Dostuyla yaptığı sıradan bir yürüyüşün yıllar sonra zihninde ne kadar değerli olacağını tahmin etmez.
Bir evde son kez uyuduğunu bilmez.
Bir insanı son kez gördüğünü bilmez.
Hayatın bazı sonları sessizdir.
Takvimde işaretli değildir.
Kimse bize “bu anı dikkatli yaşa, bir daha olmayacak” demez.
Belki zamanın acımasızlığı da budur.
Geçip giderken kendisini belli etmez.
Bu yüzden zaman ancak geçtikten sonra değerli görünür.
Eski fotoğraflara bakarız.
Bir odanın görüntüsü çıkar karşımıza.
O zamanlar önemsiz sandığımız bir masa.
Bir perde.
Bir sandalye.
Arka planda duran bir insan.
Fotoğrafa bakarken asıl görmek istediğimiz şey çoğu zaman fotoğrafta değildir.
O günün havasıdır.
O zamanki hâlimizdir.
Henüz kaybetmediğimiz şeylerdir.
Fotoğraflar bu yüzden biraz hüzünlüdür.
Bize zamanı durdurmuş gibi görünürler.
Ama aslında durduramadıklarını hatırlatırlar.
İnsan zamanı durduramaz.
Belki yavaşlatamaz bile.
Ama onun içindeki farkındalığını genişletebilir.
Bir günü daha uzun yaşamanın yolu yirmi beşinci saati bulmak değildir.
O yirmi dört saatin içinde gerçekten bulunmaktır.
Telefonu birkaç dakika uzağa koymak.
Bir yere amaçsızca yürümek.
Acele etmeden yemek yemek.
Sessizlikten kaçmamak.
Bir kitabın aynı cümlesini iki kez okumak.
Bir arkadaşın yüzüne dikkatle bakmak.
Bir şey yapmadan oturabilmek.
Bugün bunlar neredeyse birer isyan hareketine dönüştü.
Çünkü çağımız bize sürekli hızın erdem olduğunu söylüyor.
Daha hızlı öğren.
Daha hızlı çalış.
Daha hızlı cevap ver.
Daha hızlı tüket.
Daha hızlı üret.
Hatta daha hızlı dinlen.
Her şey verimlilik ölçüsüne çevriliyor.
Ama insan bir makine değildir.
Her saniyeyi işe yarar hâle getirme çabası, sonunda hayatın kendisini işe dönüştürür.
Oysa bazı anların hiçbir işe yaramaması gerekir.
Boş boş gökyüzüne bakmanın.
Saatin kaç olduğunu bilmeden oturmanın.
Bir şarkıyı hiçbir şey yapmadan dinlemenin.
Uzun bir yürüyüşün.
Bir insanla konu konuyu açarken saatleri unutmanın.
Bunların “verimsiz” olması belki de değerlerinin kaynağıdır.
Çünkü hayat yalnızca faydalı olmak için yaşanmaz.
Hayat aynı zamanda hissedilmek için vardır.
Zamanı yavaşlatmak biraz da faydasızlığa izin vermektir.
Her anı bir sonuca bağlamamak.
Her deneyimi paylaşılacak bir görüntüye çevirmemek.
Her seyahati fotoğrafla kanıtlamamak.
Her duyguyu cümleye dökmemek.
Bazı şeyleri sadece yaşamak.
Belki insanın kendisiyle ilişkisi de burada başlar.
Çünkü sürekli meşguliyet bazen yalnızca bir alışkanlık değildir.
Bir kaçıştır.
İnsan durduğunda kendisini duyar.
Ve herkes kendi iç sesini duymaya hazır değildir.
Sessizlik bazen rahatsız edicidir.
Unuttuğumuzu sandığımız düşünceler geri gelir.
Ertelediğimiz sorular ortaya çıkar.
“Gerçekten istediğim hayat bu mu?”
“Bu kadar koşmamın sebebi ne?”
“Ne zamandır mutlu değilim?”
“Neden sürekli bir sonraki şeyi bekliyorum?”
Belki bu yüzden yavaşlamak cesaret ister.
Çünkü yavaşlayan insan yalnızca dünyayı görmez.
Kendisini de görür.
Ve insan bazen bütün ömrünü kendisinden kaçmak için hızlandırabilir.
Ama ne kadar hızlı giderse gitsin, kendisini geride bırakamaz.
Bir noktada durmak zorunda kalır.
Belki yaşlılık bu yüzden birçok insana tuhaf gelir.
Beden yavaşlar.
Dünya ise hızlanmaya devam eder.
İnsan ilk kez zamanın ritmine yetişmek yerine kendi ritmini duymaya başlar.
Geçmiş daha çok hatırlanır.
Küçük şeyler daha değerli hâle gelir.
Bir ziyaret.
Bir telefon.
Güneşli bir gün.
Sağlıklı uyanmak.
Tanıdık bir ses.
Gençken küçük gördüğümüz şeylerin, aslında hayatın kendisi olduğunu geç fark ederiz.
Keşke bunu öğrenmek için yaşlanmak gerekmese.
Keşke insan daha gençken de bazı günleri bilerek yavaş yaşayabilse.
Bir öğleden sonrayı tüketmek yerine içinde kalabilse.
Sevdiği bir insana bakarken aynı anda başka bir şey düşünmese.
Bir sofrada telefonunu unutabilse.
Yürüdüğü yolu yalnızca varılacak yerin arası olarak görmese.
Çünkü yollar da hayattır.
Beklemeler de.
Aralar da.
Sessizlikler de.
Belki ömrümüzü kısaltan şey yılların sayısı değildir.
Yaşanmadan geçen anların çokluğudur.
Seksen yıl yaşayabilirsiniz.
Ama kaç yılını gerçekten hatırlarsınız?
Kaç günü birbirinden ayırabilirsiniz?
Kaç sabahın kokusu zihninizde kalmıştır?
Kaç konuşmayı bütün ayrıntılarıyla hatırlarsınız?
Zaman belki yalnızca takvimde değil, hafızada da ölçülür.
Ve dikkat etmediğimiz günler hafızada birbirine karışır.
Bir yıl başka bir yılın içine girer.
Aylar silikleşir.
“Ne çabuk geçti,” deriz.
Oysa belki zaman hızlı geçmemiştir.
Biz yeterince iz bırakmamışızdır.
Kendi hafızamızda bile.
Belki zamanı yavaşlatmanın yolu daha fazla şey yapmak değil, daha az şeyi daha derinden yapmaktır.
Daha az yere gitmek.
Ama gittiğin yerde bulunmak.
Daha az insanla konuşmak.
Ama konuştuğunu gerçekten dinlemek.
Daha az fotoğraf çekmek.
Ama gördüğün manzarayı hatırlamak.
Daha az acele etmek.
Çünkü acele, insanın hayatla arasında oluşturduğu görünmez bir mesafedir.
Ve belki bir gün insan şunu anlar:
Yavaşlamak geride kalmak değildir.
Bazen yavaşlamak, nihayet kendi hayatına yetişmektir.
Saat yine ilerleyecek.
Akşam olacak.
Mevsimler değişecek.
Yüzümüz değişecek.
Sevdiğimiz insanlar değişecek.
Bazıları gidecek.
Biz de değişeceğiz.
Bunu engelleyemeyiz.
Zaman kimse için durmaz.
Ama belki mesele zaten zamanı durdurmak değildir.
Belki mesele, zaman geçerken bizim de orada olmamızdır.
Bir gün bittiğinde yalnızca “bugün de geçti” dememek.
“Bugün buradaydım,” diyebilmek.
Bir sabahın ışığını gördüm.
Birinin sesini gerçekten duydum.
Bir kahveyi acele etmeden içtim.
Bir sokaktan yürüdüm.
Bir an sustum.
Kendimi dinledim.
Yaşadım.
Belki zaman böyle yavaşlar.
Saniyeler uzadığı için değil.
İnsan, saniyelerin içine geri döndüğü için.
Ve belki hayatın sırrı da bundan ibarettir:
Zamanı durduramayız.
Ama onun bizi geçip gitmesine engel olabiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder