✦ bykursat'ın dünyasına hoş geldiniz — kelimelerin, sanatın ve düşüncenin izinde. Yeni yazılar

21 Eylül 2026 Pazartesi

Yüsra'nın Sesi

Sınırların Değiştiği Çağlara Dek

Bazen insan cevap aramaktan değil, soru sormaktan yoruluyor.

Zihninde biriken bütün “neden”ler birbirine karışıyor. Her cevapsız soru biraz daha ağırlaşıyor; insan, taşıdığı şeyin bir düşünce mi, bir hatıra mı, yoksa yıllardır dinmeyen bir sızı mı olduğunu ayırt edemiyor.

Sonra bir yer geliyor.

Artık hiçbir şeyi anlamlandırmak istemiyorsun. Ne nedenini bilmek, ne suçlusunu bulmak, ne de yaşadıklarının içinden bir ders çıkarmak… Sadece biraz olsun durmak istiyorsun.

Şimdi bulabildiğim bütün soru cümlelerini üst üste yığıp, bulabildiğim en merhametli cevabın dizlerine yaslamak istiyorum başımı. Bulabildiğim en müşfik cümlenin önünde, bir an olsun düşünmeksizin, iyiden iyiye bitik, iyiden iyiye yorgun vücudumu yere bırakmak istiyorum.

Çünkü insan her zaman güçlü kalamıyor.

Bazen “geçecek” diyen bir sese bile ihtiyaç duymuyor. Sadece yanında sessizce oturabileceği birini arıyor. Kendini anlatmadan anlaşılmayı, savunmaya geçmeden affedilmeyi, nedenini açıklamadan sarılınmayı istiyor.

Belki de insanı en çok yoran, yaşadıkları değil; yaşadıklarına sürekli bir anlam bulmaya çalışmasıdır.

Bazı acıların bir adı yok. Bazı yaraların başlangıç tarihi bilinmiyor. Bazı vedaların ise haklı bir nedeni, güzel bir açıklaması, insanın içine sinen bir son cümlesi olmuyor.

Benim de hangi günahtan kalma olduğunu kestiremediğim acılarım var.

Kimi zaman susturduğum, kimi zaman unuttuğumu sandığım, kimi zaman da hayatın telaşına karıştırıp üzerini örttüğüm acılar… Fakat insanın susturduğu her şey gerçekten susmuyor. Bazı şeyler gecenin bir yerinde uyanıp yeniden yanına oturuyor.

Ve sen, bütün gün herkese yetişmeye çalışırken, kendine ne kadar uzak kaldığını fark ediyorsun.

Belki de bu yüzden uyumak istiyorum.

Öyle birkaç saatliğine değil. Sabahın telaşından, yetişilecek işlerden, hesaplanacak paralardan, açıklanması gereken suskunluklardan, cevap bekleyen sorulardan biraz olsun uzaklaşacak kadar…

Uzanmak ve bedenimden önce ruhumun dinlenmesine izin vermek istiyorum.

Her şeyi anlamaya, herkesi affetmeye, her yaradan bir ders çıkarmaya mecbur değiliz.

Bazen yalnızca başımızı bir yere koyup susabiliriz.

Bazen hiçbir şeyi düzeltmeden, hiçbir yere yetişmeden, kendimize biraz merhamet edebiliriz.

Ben de şimdi bütün sorularımı bir kenara bırakıp, içimde yıllardır nöbet tutan acıları biraz olsun uyutmak istiyorum.

Uyumalıyım.
Öyle bir uyku ki; uyandığımda takvimler eskimiş, saatler başka türlü işliyor, dünya benim yokluğumda biraz daha merhametli olmuş olsun.

Ve ben, ilk kez kendime geç kalmamış olayım.

Yazel Yüsra ÖZNALÇIN

18 Eylül 2026 Cuma

Bir Türkçe Öğretmeninin Kaleminden

Bir milleti yalnızca sınırları, bayrağı ya da tarihi ayakta tutmaz; onu asıl yaşatan, dünyaya hangi kelimelerle baktığıdır. İnsan, konuştuğu dil kadar düşünür; sevdiği, kırıldığı, özlediği ve sustuğu kadar insanlaşır. Bu sebeple dil, yalnızca anlaşmak için kullandığımız bir araç değildir. Dil; hafızadır, yurttur, sığınaktır. İnsan nereye giderse gitsin, çocukluğunun sesini kendi dilinde taşır.

Türkçe, geniş bir gökyüzü uçsuz bucaksız bir dünyanın en güzal sesidir. İçinde hem bozkırın sert rüzgârı hem Anadolu’nun sabırlı toprağı; hem ninnilerin yumuşaklığı hem destanların heybeti vardır. Bir kelimeyle gönül alır, bir başka kelimeyle yüreğin en derin yerine dokunur. “Gönül” deriz mesela. Kalpten biraz daha başka, ruhtan biraz daha yakın bir yerdir gönül. “Gönlün olsun” dediğimizde yalnızca bir isteği kabul etmiş olmayız; karşımızdaki insanın ruhuna dokunuruz.

Türkçe, insanın duygusunu tek bir kelimeyle çoğaltabilen bir dildir. “Özledim” başka dillerde uzun uzun açıklanabilecek bir hâli, üç hecede kalbe bırakır. Özlemek; birini görmeyi istemekten ibaret değildir. Onun sesinin evde eksik kalmasıdır, bir sokaktan geçerken ansızın akla düşmesidir, herkesin içinde bir tek kişiyi aramaktır. “Hasret” ise özlemin biraz daha ağır, biraz daha sabırlı hâlidir. Hasretin içinde beklemek vardır; kavuşamamanın gölgesi, umudun ince ışığı vardır.

Ne güzel dildir Türkçe… Bir kelimeyi kökünden alır, ona ekler takar; o kelimeyi büyütür, derinleştirir, bambaşka bir duyguya dönüştürür. “Gelmek” dersin; “gelemedim” olur, içinde mazeret vardır. “Gelemedim” dersin, bazen içinde pişmanlık duyulur. “Geleyim mi?” dersin, bir kapıyı nazikçe çalarsın. “Geliver” dersin, özlemini saklamadan söylersin. Birkaç harfle zaman değişir, niyet değişir, insanın sesi değişir. İşte Türkçe, kelimeleri yalnızca yan yana getirmez; onlara ruh katar. 

Bir Türkçe öğretmeni olarak öğrencilerime çoğu zaman şunu söylemek isterim: Kelimeleri ezberlemeyin, onları yaşayın. Çünkü dil bilgisi yalnızca ekleri ayırmak, fiilleri bulmak, cümlenin ögelerini göstermek değildir. Elbette bunlar gereklidir; çünkü sağlam bir yapı için kurallar lazımdır. Ama dilin asıl sırrı, bir cümlenin insanın içinde bıraktığı izdir. Bir şair “gül” dediğinde yalnızca bir çiçeği anlatmaz; bazen çocukluğu, bazen bir ayrılığı, bazen de söylenmemiş bir sevgiyi anlatır.

“Yol” kelimesini düşünelim. Yol, bir yerden bir yere uzanan taş ya da toprak parçası mıdır yalnızca? Değildir. Yol bazen gurbet demektir, bazen dönüş. Bazen insanın kendi içine doğru yürüyüşüdür. “Yolun açık olsun” derken birine sadece iyi dilekte bulunmayız; onun önündeki belirsizliklere ışık tutmak isteriz. “Yolun sonu” dediğimizde ölüm gelir akla, “yol arkadaşı” dediğimizde ise insanın en zor zamanlarda bile yalnız bırakmayan bir dost gelir aklımıza...

Türkçe, incelikleri olan bir dildir. “Ver” ile “verir misin?” arasındaki fark, yalnızca nezaket kuralı değildir; insanın karşısındakine ayırdığı değerin ölçüsüdür. “Nasılsın?” sorusu, bazen sıradan bir selamlaşmadır. Fakat gerçekten bakarak, gerçekten duymak isteyerek söylendiğinde bir insanın gününü değiştirebilir. Çünkü herkesin içinde anlatamadığı bir cümle vardır. Bazen insan, kendisine samimiyetle sorulmuş tek bir “Nasılsın?” sorusuna bile yıllardır biriktirdiği cevabı vermek ister.

Dilimizin en güçlü taraflarından biri de merhametidir. “Kusura bakma” deriz. Ne zarif bir söz… Karşımızdakinin kusurunu aramadığımızı, onun kalbine yük olmak istemediğimizi söyleriz. “Başın sağ olsun” deriz; acıyı ortadan kaldıramayacağımızı biliriz ama o acının yanında sessizce dururuz. “Geçmiş olsun” deriz; henüz geçmemiş olan bir derdin bile bir gün geride kalacağına inanırız. Kelimeler bazen ilaç değildir belki; fakat yaralı bir ruhun başucunda bekleyen şefkatli bir eldir.

Türkçenin sesinde de ayrı bir ahenk vardır. “Şırıl şırıl” dediğimizde suyun sesini duyarız. “Pırıl pırıl” dediğimizde ışık gözümüzün önünde parlar. “Çıtı pıtı” dediğimizde küçük, sevimli ve özenli bir hâl belirir. Dilimiz, tabiatı yalnızca anlatmamış; onun sesini, rengini ve hareketini kelimelerin içine yerleştirmiştir. Yağmur yağmaz yalnızca; bazen “şıpır şıpır” düşer, bazen “bardaktan boşanırcasına” boşalır. Rüzgâr esmez yalnızca; uğuldar, fısıldar, savurur ve hatta bazen şarkı söyler. Bir kelimeyle manzara kurulur; bir kelimeyle mevsim değişir.

Belki de Türkçenin en büyük mucizesi, insanın susuşunu bile anlatabilmesidir. “Dili tutuldu” deriz; şaşkınlığı anlatırız. “Sözü boğazında düğümlendi” deriz; acının konuşmaya engel oluşunu sezdiririz. “İçi içine sığmadı” deriz; sevincin bir bedene fazla gelişini anlatırız. Bunlar, yalnızca söz sanatları değildir. Bunlar, insanı dikkatle izlemiş bir milletin yüzyıllar boyunca biriktirdiği gözlemlerdir.

Türkçe kendisine emanet edilen sözlerle güzelleşir ya da yıpranır. Bugün kelimeleri aceleyle tüketiyoruz, yıpratıyoruz... Cümlelerimiz kısalıyor, duygularımız simgelere sığınıyor, birbirimize söyleyecek çok şeyimiz varken birkaç harfle geçiştiriyoruz. Oysa insan, kelimeyi ne kadar azaltırsa kendisini o kadar eksik anlatır. Bir kalbi anlamak için bazen uzun bir cümle gerekir. Bir özrü onarmak için iki harften daha fazlası… Bir sevgiyi yaşatmak için ise her gün yeniden söylenmiş, içten bir söz.

Bu yüzden Türkçeyi sevmek, yalnızca yazım kurallarına dikkat etmek değildir. Türkçeyi sevmek; “de”yi, “da”yı doğru yazmanın ötesinde, “değer” kelimesinin ne kadar kıymetli olduğunu bilmektir. “Ki”nin nerede ayrı, nerede bitişik yazıldığını öğrenmek kadar; “keşke”nin insanın içinde nasıl bir sızı bıraktığını da anlamaktır. Noktanın bir cümlenin sonu olduğunu bilmek kadar, bazı susuşların hangi cümlelerden daha anlamlı olduğunu da fark etmektir.

Dil, insanın evidir. Evimizi nasıl temiz tutar, nasıl özenle korursak dilimizi de öyle korumalıyız. Çünkü bir gün herkes gider. Sesler susar, yüzler unutulur, yollar değişir. Fakat iyi söylenmiş bir söz kalır. Bir şiir kalır, bir mektup kalır, bir annenin ninnisi kalır. İnsan bazen yüzyıllar sonra bile hiç tanımadığı birinin cümlesinde kendini bulur.

İşte o zaman anlarız ki Türkçe yalnızca konuştuğumuz dil değildir. Türkçe, içimizde yankılanan memlekettir. Bir “nasılsın ”da kapısı açılan, bir “hoşça kal”da hüzünlenen, bir “güle güle”de iyilik dileyen; her kelimesiyle bizi biraz daha insan kılan büyük ve güzel yurdumuzdur. 

13 Eylül 2026 Pazar

Geçmişe Özlem

Hiç Yaşamadığımız Bir Zamanı Neden Özleriz?

Bazen eski bir fotoğrafa uzun uzun bakarız.

Solmuş renkler, geniş yakalı gömlekler, sokakta park etmiş köşeli otomobiller, perdelerin arkasından süzülen sarı bir akşam ışığı… Bir kasetçalar, ahşap bir televizyon, dumanlı bir kahvehane, kalabalık bir aile sofrası…

Fotoğraftaki insanların çoğunu tanımayız. Belki o yıllarda henüz dünyaya bile gelmemişizdir.

Ama yine de içimizde garip bir his belirir:

“Keşke o zamanlarda yaşasaydım.”

Peki insan, hiç yaşamadığı bir zamanı nasıl özleyebilirr?

Belki de özlediğimiz şey 1970’ler veya 1980’ler değildir.

Belki özlediğimiz, zamanın henüz bu kadar hızlı akmadığına inandığımız bir dünyadır.

Zamanın Daha Yavaş Aktığı Bir Dünya

Bugünün insanı sürekli bir yerlere yetişiyor.

Mesajlar geliyor. Bildirimler düşüyor. Haberler değişiyor. Videolar akıyor. Yeni ürünler çıkıyor. Yeni gündemler doğuyor. Dün herkesin konuştuğu şey bugün unutuluyor.

Zaman artık saatlerle değil, ekran yenilemeleriyle ölçülüyor sanki.

70’lerin ve 80’lerin dünyasına baktığımızda ise bize daha yavaş bir hayat görünüyor.

Bir arkadaşınızı görmek istiyorsanız onun yanına gitmeniz gerekiyordu.

Birini özlediğinizde telefonun başında bekliyordunuz.

Bir fotoğraf çektiğinizde sonucunu görmek için günler geçebiliyordu.

Bir filmi tekrar izlemek istediğinizde yıllarca televizyonda yayınlanmasını beklemek falan ve hatta beklemek hayatın doğal bir parçasıydı.

Bugün ise beklemek neredeyse kusur sayılıyor.

Bir internet sayfası üç saniyede açılmazsa sıkılıyoruz. Mesajımıza birkaç dakika cevap gelmezse telefonumuzu kontrol ediyoruz. Bir dizinin bütün sezonunu tek gecede bitirebiliyoruz.

Her şeye daha hızlı ulaşabiliyoruz.

Ama belki de tam bu yüzden bazı şeylerin değerini daha az hissediyoruz.

Çünkü insan bazen sahip olduğu şeyi değil, beklediği şeyi sever...

Az Seçenek, Daha Fazla Hatıra

Bugün önümüzde neredeyse sonsuz seçenek var.

Binlerce film.

Milyonlarca şarkı.

Yüzlerce televizyon kanalı.

Sayısız sosyal medya hesabı.

Bitmek bilmeyen içerikler…

Garip olan şu ki bu kadar çok seçeneğin ortasında bazen ne izleyeceğimizi, ne dinleyeceğimizi bilemiyoruz.

Eskiden seçenekler daha azdı.

Belki evde birkaç kaset vardı.

Televizyonda birkaç kanal.

Mahallede gidilecek birkaç yer.

Ama tam da bu yüzden aynı şarkılar yüzlerce kez dinleniyor, aynı filmler tekrar tekrar izleniyor, aynı sokaklarda yıllarca yürünüyordu.

Ve tekrar, hafızayı derinleştiriyordu.

Bugün binlerce şarkı dinleyebiliyoruz.

Ama eskiden bir insanın on şarkıyla bütün bir gençliği olabiliyordu.

Belki bu nedenle eski dönemlerden kalan eşyalar bize bu kadar güçlü geliyor.

Bir kaset yalnızca kaset değildir.

Bir otomobil yalnızca otomobil değildir.

Bir sokak yalnızca sokak değildir.

Onların üzerine yıllar boyunca insan hayatı birikmiştir.

İnsanlar Birbirine Daha mı Yakındı?

Geçmişi romantikleştirmek kolaydır.

Elbette 70’ler ve 80’ler kusursuz yıllar değildi. Dünyada savaşlar, ekonomik krizler, siyasi çatışmalar, yoksulluk ve birçok toplumsal sorun vardı.

Fakat bugün geçmişe baktığımızda başka bir şeyi fark ediyoruz:

İnsan ilişkilerinin biçimi farklıydı.

Bir eve habersiz misafir gelebiliyordu.

Çocuklar sokakta birbirlerini buluyordu.

Mahallede insanlar birbirlerinin hayatından haberdardı.

Bir yolculukta insanlar yanındaki yabancıyla konuşabiliyordu.

Bugün ise yüzlerce insanla aynı anda iletişim kurabiliyoruz, ama bazen aynı apartmanda yaşayan insanın adını bilmiyoruz.

Teknoloji mesafeleri kısalttı fakat garip biçimde insanların arasında görünmez mesafeler de oluşturdu.

Artık uzaktaki bir insanın ne yaptığını saniyeler içinde görebiliyoruz.

Ama yanımızdaki insanın yüzüne bakmadan saatler geçirebiliyoruz.

Belki geçmişi özlerken aslında insanların birbirine daha çok ihtiyaç duyduğu bir dünyayı özlüyoruz.

Çünkü ihtiyaç, bağ kurar.

Kusurlu Olanın Güzelliği

Eski dünyanın bir başka özelliği de kusurlu olmasıydı.

Fotoğraflar bulanıktı.

Kasetlerin sesi bozulurdu.

Plaklar cızırtı yapardı.

Televizyon görüntüsü bazen karıncalanırdı.

Bir mektubun köşesi yıpranırdı.

Bir otomobil yıllar geçtikçe sahibinden izler taşırdı.

Bugünün teknolojisi ise kusurları yok etmeye çalışıyor.

Fotoğrafları düzeltiyoruz.

Yüzleri pürüzsüzleştiriyoruz.

Sesleri temizliyoruz.

Görüntüleri keskinleştiriyoruz.

Hataları siliyoruz.

Fakat insan ruhunun tuhaf bir tarafı var:

Bazen kusursuz olandan çok kusurlu olanı seviyor.

Çünkü kusurlar bize zamanın geçtiğini hatırlatıyor.

Eski bir fotoğraftaki çizik, o fotoğrafın yıllarca bir çekmecede saklandığının kanıtıdır.

Bir plağın cızırtısı, onun daha önce defalarca dinlendiğini söyler.

Bir eşyanın üzerindeki aşınma, bir insanın ona dokunduğunu gösterir.

Kusurlar eşyalara hikâye kazandırır.

Belki de bu yüzden eski şeylerde bugün üretilen birçok şeyde bulamadığımız bir sıcaklık hissederiz.

Hatırladığımız Geçmiş, Gerçek Geçmiş Değildir

Felsefi açıdan nostaljinin en ilginç tarafı burada başlar.

Çünkü insan geçmişi olduğu gibi hatırlamaz.

Onu yeniden kurar.

Zihin acıların bir kısmını zamanla yumuşatır. Önemsiz ayrıntıları siler. Güzel anları parlatır.

Çocukluğumuzdaki yaz tatillerini hatırlarız.

Ama o günlerde ne kadar sıkıldığımızı unutabiliriz.

Eski mahallemizi hatırlarız.

Ama oradaki sorunları hatırlamayabiliriz.

Eski şarkıları duyduğumuzda güzel günleri düşünürüz.

Çünkü hafıza bir kamera değildir.

Bir hikâye anlatıcısıdır.

Ve bazen geçmişi olduğundan daha güzel anlatır.

Bu nedenle özlediğimiz 70’ler ve 80’ler gerçek tarih ile zihnimizde oluşturduğumuz geçmişin birleşimidir.

Bir tür hayali memleket…

Hiçbir haritada bulunmayan bir yer.

Belki de Geçmişi Değil, Gençliği Özlüyoruz

İnsanların eski dönemlere duyduğu özlemin önemli bir kısmı aslında zamana değil, kendi hayatlarına yöneliktir.

Bir insan “80’leri özlüyorum” dediğinde bazen şunu söylüyordur:

Babam hayattaydı.

Annem gençti.

Arkadaşlarım yanımdaydı.

Mahallemiz dağılmamıştı.

Gelecek önümdeydi.

Dünya daha büyük görünüyordu.

Çünkü çocukken veya gençken dünya gerçekten daha büyüktür.

Henüz her yolu görmemişizdir.

Her şehri bilmiyoruzdur.

Her insanı tanımıyoruzdur.

Hayatın büyük kısmı henüz yaşanmamıştır.

Bu yüzden gençliğin en büyük zenginliği paradır, eşya değildir.

İhtimaldir.

Önümüzde binlerce ihtimal vardır.

Yıllar geçtikçe bazı kapılar kapanır.

Ve insan bazen kapanan kapılara bakıp geçmişi özlediğini düşünür.

Oysa belki özlediği şey geçmiş değil, henüz seçilmemiş bir gelecektir.

Hiç Yaşamadığımız Yılları Neden Özlüyoruz?

Daha da ilginci, bugün genç insanların da 70’lere ve 80’lere büyük bir ilgi duymasıdır.

Hiç kaset kullanmamış biri kasetçaları sevebilir.

Hiç 1980 model bir otomobile binmemiş biri o otomobillerin tasarımına hayran olabilir.

Hiç o yıllarda yaşamamış biri eski İstanbul fotoğraflarına bakıp hüzünlenebilir.

Bu duygu bize önemli bir şey söylüyor:

Nostalji yalnızca hatırlamak değildir.

Bazen bir özlem biçimidir.

Modern dünyanın bize vermediğini düşündüğümüz şeyleri geçmişin içine yerleştiririz.

Sadelik.

Yavaşlık.

Samimiyet.

Sessizlik.

Aidiyet.

Ve geçmiş, zihnimizde bunların yaşadığı bir ülkeye dönüşür.

Belki hiçbir zaman gerçekten var olmamış bir ülkeye.

Teknoloji Bize Çok Şey Verdi ama Bir Şeyi Değiştirdi

Bugünün dünyasını küçümsemek haksızlık olur.

Tıp ilerledi.

Bilgiye ulaşmak kolaylaştı.

Dünyanın öbür ucundaki insanlarla konuşabiliyoruz.

Bir insan cebindeki telefonla geçmişte devasa kurumların sahip olmadığı kadar bilgiye ulaşabiliyor.

Fakat teknolojinin değiştirdiği şey yalnızca araçlarımız olmadı.

Zamanla kurduğumuz ilişki de değişti.

Eskiden can sıkıntısı vardı.

Şimdi can sıkıntısından kaçmak için telefon var.

Eskiden insanlar otobüs beklerken etrafa bakardı.

Şimdi ekrana bakıyoruz.

Eskiden gecenin sessiz olduğu saatler vardı.

Şimdi internet hiç uyumuyor.

Modern insan belki tarihin en bağlantılı insanı.

Ama aynı zamanda zihni en fazla meşgul edilen insanlarından biri.

Bu yüzden eski bir fotoğrafa baktığımızda yalnızca geçmişi görmüyoruz.

Bir çeşit sessizlik görüyoruz.

Ve belki içimiz tam da o sessizliği özlüyor.

Bir Gün Bugünü de Özleyeceğiz!

İşin en hüzünlü tarafı ise şu:

Şu anda sıradan gördüğümüz günler, yıllar sonra nostaljiye dönüşecek.

Bugün kullandığımız telefonlar eski görünecek.

Şu anda dinlediğimiz şarkılar bize gençliğimizi hatırlatacak.

Bugün yürüdüğümüz sokakların bazıları değişecek.

Her gün gördüğümüz bazı insanlar artık hayatımızda olmayacak.

Ve belki 2050 yılında bir akşam, birisi 2020’lerden kalmış eski bir fotoğrafa bakacak.

Fotoğrafta sıradan bir kafe olacak.

Masada birkaç arkadaş.

Bir telefon.

Bir kahve fincanı.

Belki yağmurlu bir sokak.

Ve o kişi içinden şöyle diyecek:

“Ne güzel zamanlarmış.”

Fotoğraftaki insanlar ise o günün güzel olduğunu bile bilmiyor olacak.

Tıpkı bizim bugün bilmediğimiz gibi.

Belki nostaljinin bize vermesi gereken en önemli ders budur:

Geçmişin güzel günleri, yaşanırken çoğu zaman güzel günler olduklarını söylemezler.

Onları yıllar sonra tanırız.

Bu yüzden mesele geçmişe dönmek değildir.

Zaten dönemeyiz.

Mesele, bir gün özleyeceğimiz şeylerin bazılarının şu anda etrafımızda olduğunu fark edebilmektir.

Belki 70’leri ve 80’leri özlememizin nedeni de budur.

O yıllarda insanların daha az şeye sahip olduğuna, fakat sahip oldukları şeylerle daha uzun süre yaşadığına inanıyoruz.

Daha az fotoğraf çekiliyor ama fotoğraflar saklanıyordu.

Daha az insanla konuşuluyor ama konuşmalar daha uzun sürüyordu.

Daha az yere gidiliyor ama gidilen yerler hafızada daha büyük yer tutuyordu.

Ve belki geçmiş bize sessizce şu soruyu soruyor:

Hayat gerçekten çok mu hızlandı, yoksa biz durmayı mı unuttuk?

Öne Çıkan Yayın

Yüsra'nın Sesi

Sınırların Değiştiği Çağlara Dek Bazen insan cevap aramaktan değil, soru sormaktan yoruluyor. Zihninde biriken bütün “neden”ler birbirine ka...

Öne Çıkan Yazılar