Bazen eski bir fotoğrafa uzun uzun bakarız.
Solmuş renkler, geniş yakalı gömlekler, sokakta park etmiş köşeli otomobiller, perdelerin arkasından süzülen sarı bir akşam ışığı… Bir kasetçalar, ahşap bir televizyon, dumanlı bir kahvehane, kalabalık bir aile sofrası…
Fotoğraftaki insanların çoğunu tanımayız. Belki o yıllarda henüz dünyaya bile gelmemişizdir.
Ama yine de içimizde garip bir his belirir:
“Keşke o zamanlarda yaşasaydım.”
Peki insan, hiç yaşamadığı bir zamanı nasıl özleyebilirr?
Belki de özlediğimiz şey 1970’ler veya 1980’ler değildir.
Belki özlediğimiz, zamanın henüz bu kadar hızlı akmadığına inandığımız bir dünyadır.
Zamanın Daha Yavaş Aktığı Bir Dünya
Bugünün insanı sürekli bir yerlere yetişiyor.
Mesajlar geliyor. Bildirimler düşüyor. Haberler değişiyor. Videolar akıyor. Yeni ürünler çıkıyor. Yeni gündemler doğuyor. Dün herkesin konuştuğu şey bugün unutuluyor.
Zaman artık saatlerle değil, ekran yenilemeleriyle ölçülüyor sanki.
70’lerin ve 80’lerin dünyasına baktığımızda ise bize daha yavaş bir hayat görünüyor.
Bir arkadaşınızı görmek istiyorsanız onun yanına gitmeniz gerekiyordu.
Birini özlediğinizde telefonun başında bekliyordunuz.
Bir fotoğraf çektiğinizde sonucunu görmek için günler geçebiliyordu.
Bir filmi tekrar izlemek istediğinizde yıllarca televizyonda yayınlanmasını beklemek falan ve hatta beklemek hayatın doğal bir parçasıydı.
Bugün ise beklemek neredeyse kusur sayılıyor.
Bir internet sayfası üç saniyede açılmazsa sıkılıyoruz. Mesajımıza birkaç dakika cevap gelmezse telefonumuzu kontrol ediyoruz. Bir dizinin bütün sezonunu tek gecede bitirebiliyoruz.
Her şeye daha hızlı ulaşabiliyoruz.
Ama belki de tam bu yüzden bazı şeylerin değerini daha az hissediyoruz.
Çünkü insan bazen sahip olduğu şeyi değil, beklediği şeyi sever...
Az Seçenek, Daha Fazla Hatıra
Bugün önümüzde neredeyse sonsuz seçenek var.
Binlerce film.
Milyonlarca şarkı.
Yüzlerce televizyon kanalı.
Sayısız sosyal medya hesabı.
Bitmek bilmeyen içerikler…
Garip olan şu ki bu kadar çok seçeneğin ortasında bazen ne izleyeceğimizi, ne dinleyeceğimizi bilemiyoruz.
Eskiden seçenekler daha azdı.
Belki evde birkaç kaset vardı.
Televizyonda birkaç kanal.
Mahallede gidilecek birkaç yer.
Ama tam da bu yüzden aynı şarkılar yüzlerce kez dinleniyor, aynı filmler tekrar tekrar izleniyor, aynı sokaklarda yıllarca yürünüyordu.
Ve tekrar, hafızayı derinleştiriyordu.
Bugün binlerce şarkı dinleyebiliyoruz.
Ama eskiden bir insanın on şarkıyla bütün bir gençliği olabiliyordu.
Belki bu nedenle eski dönemlerden kalan eşyalar bize bu kadar güçlü geliyor.
Bir kaset yalnızca kaset değildir.
Bir otomobil yalnızca otomobil değildir.
Bir sokak yalnızca sokak değildir.
Onların üzerine yıllar boyunca insan hayatı birikmiştir.
İnsanlar Birbirine Daha mı Yakındı?
Geçmişi romantikleştirmek kolaydır.
Elbette 70’ler ve 80’ler kusursuz yıllar değildi. Dünyada savaşlar, ekonomik krizler, siyasi çatışmalar, yoksulluk ve birçok toplumsal sorun vardı.
Fakat bugün geçmişe baktığımızda başka bir şeyi fark ediyoruz:
İnsan ilişkilerinin biçimi farklıydı.
Bir eve habersiz misafir gelebiliyordu.
Çocuklar sokakta birbirlerini buluyordu.
Mahallede insanlar birbirlerinin hayatından haberdardı.
Bir yolculukta insanlar yanındaki yabancıyla konuşabiliyordu.
Bugün ise yüzlerce insanla aynı anda iletişim kurabiliyoruz, ama bazen aynı apartmanda yaşayan insanın adını bilmiyoruz.
Teknoloji mesafeleri kısalttı fakat garip biçimde insanların arasında görünmez mesafeler de oluşturdu.
Artık uzaktaki bir insanın ne yaptığını saniyeler içinde görebiliyoruz.
Ama yanımızdaki insanın yüzüne bakmadan saatler geçirebiliyoruz.
Belki geçmişi özlerken aslında insanların birbirine daha çok ihtiyaç duyduğu bir dünyayı özlüyoruz.
Çünkü ihtiyaç, bağ kurar.
Kusurlu Olanın Güzelliği
Eski dünyanın bir başka özelliği de kusurlu olmasıydı.
Fotoğraflar bulanıktı.
Kasetlerin sesi bozulurdu.
Plaklar cızırtı yapardı.
Televizyon görüntüsü bazen karıncalanırdı.
Bir mektubun köşesi yıpranırdı.
Bir otomobil yıllar geçtikçe sahibinden izler taşırdı.
Bugünün teknolojisi ise kusurları yok etmeye çalışıyor.
Fotoğrafları düzeltiyoruz.
Yüzleri pürüzsüzleştiriyoruz.
Sesleri temizliyoruz.
Görüntüleri keskinleştiriyoruz.
Hataları siliyoruz.
Fakat insan ruhunun tuhaf bir tarafı var:
Bazen kusursuz olandan çok kusurlu olanı seviyor.
Çünkü kusurlar bize zamanın geçtiğini hatırlatıyor.
Eski bir fotoğraftaki çizik, o fotoğrafın yıllarca bir çekmecede saklandığının kanıtıdır.
Bir plağın cızırtısı, onun daha önce defalarca dinlendiğini söyler.
Bir eşyanın üzerindeki aşınma, bir insanın ona dokunduğunu gösterir.
Kusurlar eşyalara hikâye kazandırır.
Belki de bu yüzden eski şeylerde bugün üretilen birçok şeyde bulamadığımız bir sıcaklık hissederiz.
Hatırladığımız Geçmiş, Gerçek Geçmiş Değildir
Felsefi açıdan nostaljinin en ilginç tarafı burada başlar.
Çünkü insan geçmişi olduğu gibi hatırlamaz.
Onu yeniden kurar.
Zihin acıların bir kısmını zamanla yumuşatır. Önemsiz ayrıntıları siler. Güzel anları parlatır.
Çocukluğumuzdaki yaz tatillerini hatırlarız.
Ama o günlerde ne kadar sıkıldığımızı unutabiliriz.
Eski mahallemizi hatırlarız.
Ama oradaki sorunları hatırlamayabiliriz.
Eski şarkıları duyduğumuzda güzel günleri düşünürüz.
Çünkü hafıza bir kamera değildir.
Bir hikâye anlatıcısıdır.
Ve bazen geçmişi olduğundan daha güzel anlatır.
Bu nedenle özlediğimiz 70’ler ve 80’ler gerçek tarih ile zihnimizde oluşturduğumuz geçmişin birleşimidir.
Bir tür hayali memleket…
Hiçbir haritada bulunmayan bir yer.
Belki de Geçmişi Değil, Gençliği Özlüyoruz
İnsanların eski dönemlere duyduğu özlemin önemli bir kısmı aslında zamana değil, kendi hayatlarına yöneliktir.
Bir insan “80’leri özlüyorum” dediğinde bazen şunu söylüyordur:
Babam hayattaydı.
Annem gençti.
Arkadaşlarım yanımdaydı.
Mahallemiz dağılmamıştı.
Gelecek önümdeydi.
Dünya daha büyük görünüyordu.
Çünkü çocukken veya gençken dünya gerçekten daha büyüktür.
Henüz her yolu görmemişizdir.
Her şehri bilmiyoruzdur.
Her insanı tanımıyoruzdur.
Hayatın büyük kısmı henüz yaşanmamıştır.
Bu yüzden gençliğin en büyük zenginliği paradır, eşya değildir.
İhtimaldir.
Önümüzde binlerce ihtimal vardır.
Yıllar geçtikçe bazı kapılar kapanır.
Ve insan bazen kapanan kapılara bakıp geçmişi özlediğini düşünür.
Oysa belki özlediği şey geçmiş değil, henüz seçilmemiş bir gelecektir.
Hiç Yaşamadığımız Yılları Neden Özlüyoruz?
Daha da ilginci, bugün genç insanların da 70’lere ve 80’lere büyük bir ilgi duymasıdır.
Hiç kaset kullanmamış biri kasetçaları sevebilir.
Hiç 1980 model bir otomobile binmemiş biri o otomobillerin tasarımına hayran olabilir.
Hiç o yıllarda yaşamamış biri eski İstanbul fotoğraflarına bakıp hüzünlenebilir.
Bu duygu bize önemli bir şey söylüyor:
Nostalji yalnızca hatırlamak değildir.
Bazen bir özlem biçimidir.
Modern dünyanın bize vermediğini düşündüğümüz şeyleri geçmişin içine yerleştiririz.
Sadelik.
Yavaşlık.
Samimiyet.
Sessizlik.
Aidiyet.
Ve geçmiş, zihnimizde bunların yaşadığı bir ülkeye dönüşür.
Belki hiçbir zaman gerçekten var olmamış bir ülkeye.
Teknoloji Bize Çok Şey Verdi ama Bir Şeyi Değiştirdi
Bugünün dünyasını küçümsemek haksızlık olur.
Tıp ilerledi.
Bilgiye ulaşmak kolaylaştı.
Dünyanın öbür ucundaki insanlarla konuşabiliyoruz.
Bir insan cebindeki telefonla geçmişte devasa kurumların sahip olmadığı kadar bilgiye ulaşabiliyor.
Fakat teknolojinin değiştirdiği şey yalnızca araçlarımız olmadı.
Zamanla kurduğumuz ilişki de değişti.
Eskiden can sıkıntısı vardı.
Şimdi can sıkıntısından kaçmak için telefon var.
Eskiden insanlar otobüs beklerken etrafa bakardı.
Şimdi ekrana bakıyoruz.
Eskiden gecenin sessiz olduğu saatler vardı.
Şimdi internet hiç uyumuyor.
Modern insan belki tarihin en bağlantılı insanı.
Ama aynı zamanda zihni en fazla meşgul edilen insanlarından biri.
Bu yüzden eski bir fotoğrafa baktığımızda yalnızca geçmişi görmüyoruz.
Bir çeşit sessizlik görüyoruz.
Ve belki içimiz tam da o sessizliği özlüyor.
Bir Gün Bugünü de Özleyeceğiz!
İşin en hüzünlü tarafı ise şu:
Şu anda sıradan gördüğümüz günler, yıllar sonra nostaljiye dönüşecek.
Bugün kullandığımız telefonlar eski görünecek.
Şu anda dinlediğimiz şarkılar bize gençliğimizi hatırlatacak.
Bugün yürüdüğümüz sokakların bazıları değişecek.
Her gün gördüğümüz bazı insanlar artık hayatımızda olmayacak.
Ve belki 2050 yılında bir akşam, birisi 2020’lerden kalmış eski bir fotoğrafa bakacak.
Fotoğrafta sıradan bir kafe olacak.
Masada birkaç arkadaş.
Bir telefon.
Bir kahve fincanı.
Belki yağmurlu bir sokak.
Ve o kişi içinden şöyle diyecek:
“Ne güzel zamanlarmış.”
Fotoğraftaki insanlar ise o günün güzel olduğunu bile bilmiyor olacak.
Tıpkı bizim bugün bilmediğimiz gibi.
Belki nostaljinin bize vermesi gereken en önemli ders budur:
Geçmişin güzel günleri, yaşanırken çoğu zaman güzel günler olduklarını söylemezler.
Onları yıllar sonra tanırız.
Bu yüzden mesele geçmişe dönmek değildir.
Zaten dönemeyiz.
Mesele, bir gün özleyeceğimiz şeylerin bazılarının şu anda etrafımızda olduğunu fark edebilmektir.
Belki 70’leri ve 80’leri özlememizin nedeni de budur.
O yıllarda insanların daha az şeye sahip olduğuna, fakat sahip oldukları şeylerle daha uzun süre yaşadığına inanıyoruz.
Daha az fotoğraf çekiliyor ama fotoğraflar saklanıyordu.
Daha az insanla konuşuluyor ama konuşmalar daha uzun sürüyordu.
Daha az yere gidiliyor ama gidilen yerler hafızada daha büyük yer tutuyordu.
Ve belki geçmiş bize sessizce şu soruyu soruyor:
Hayat gerçekten çok mu hızlandı, yoksa biz durmayı mı unuttuk?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder